shutterstock_1908030598-110120221759.png

Eğitimde Değişen Paradigmalar

  • 11.01.2022
  • 3 dakika
  • 181 Okunma
  • 0 Yorum

Öğretmen kavramı artık kendi tanım içeriğinin dışında kalsa da, yine de o öğretim ve bilgi odaklı klasik bakışın gölgesinde gelişmiş bir kavramdır. Bu klasik bakış bir yandan toplumun “öğretmen”den beklentilerini şekillendirirken, bir yandan da öğretmenin kendi davranışlarına da yön vermektedir. Oysa eğitmen eğitim sürecinin her aşamasından sorumlu kişidir.

Eğitimde Değişen Paradigmalar

Bir dersin etkililiği, sonunda öğrencilerin ne kazandığına göre belli olur. Her öğretmenin ilk amacı öğretim faaliyetlerinin başarılı bir şekilde yürütülmesidir. Eğer öğrenciler de bu derslerden bir şeyler öğreniyorsa, sanki sorunun büyük bir kısmı ortadan kalkıyormuş gibidir. Fakat özellikle “öğrenci”, “öğretim”, “ders” ve “başarı” kavramlarıyla ilgili değişen paradigmalar,  “etkililik” kavramı üzerinde öğretmenlerimizin biraz daha düşünmelerini gerekli kılıyor. Gelin bu paradigmaların neler olduklarına kısaca göz atalım:

  • Öğretmen değil, öğrenci odaklılık: Dersler eskiden beridir hep öğretmen merkezli yürüyor. Bu da doğal olarak tüm etkinliklerin başlatıcısı, kullanıcısı ve hatta uygulayıcısının da öğretmen olmasını gerektiriyor. Halbuki dünyada değişen trendler ve pedagojinin özüne bakıldığında derslerin öğrenci merkezli yürümesi gerekiyor. Yani sınıf denilen ortamda öğretmenden çok öğrencinin aktif olması gerekiyor. 
  • Öğretim değil, eğitim: Eğitim var olduğu ilk günden beri öğrenciye yani çocuğa hep cahil, bilgisiz ve tecrübesiz olarak baktı. Bu nedenle de çocuğa onun bilmediklerini öğreten bir rol üstlenmiştir. Doğrudur, çocuk tecrübesizdir, henüz yaşam formlarının başka türlerinin de olduğunu bilmiyor olabilir. Fakat bu onun sadece oturup bilen birisinden dinlemek yoluyla öğrenmesini gerektirmez. Eğer bu sürece çocuğa bir şeyler öğretmek değil de, onu eğitmek açısından bakılırsa, çocuğun da kendi başına bir şeyler başarabileceği, bilgiye kendisinin de ulaşabileceği, neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda rahatlıkla seçim yapabileceği görüşü ortaya çıkar. Bu bakış açısında öğretmenin çocuğa yardımcı olması, ortam hazırlaması, fırsatlar sunması gerekir.
  • Bilgiden ziyade, yaşam odaklılık: Kimi eğitimciler çocukları “bilmediği şeyleri öğrenmesi gereken kişi” olarak değerlendirdiği için derslerin çoğunluğu çocuğa bilgi aktarma amacıyla tasarlanmaktadır. Bu nedenle sınavlarda bilgiyi ne kadar hatırladığı sorulur, ne kadar bilgi sahibi olmasına göre de başarılı ya da başarısız kılınmaktadır. Oysa çocuğun kişisel yaşamı etkinliklerle doludur. Bir yerde oturup sizleri dinlemesi hem zor hem de mümkün olmayan bir davranıştır. Bu nedenle çocukların sınıf ortamları da, sınavları da, ödevleri de yaşam odaklı olacak şekilde tasarlanmalıdır. Bu çocuğun doğasına da uygun olduğu için sınıf içi disiplin sorunları da ortadan kalkacaktır.
  • Başarı değil, kazanım: Bu iki kavram biraz birbiri içine girmiş gibidir. Bu nedenle her birini tanımlarken diğerinden de yararlanmak durumunda kalacağız. Eğer eğitim faaliyetlerini öğrenciye bir şeyler “öğretmek” amacıyla tasarlarsanız, çocuğun bu faaliyetler sonunda onu öğrenip öğrenmediğine bakarsınız. Eğer öğrendiyse başarılı, değilse o öğrenci başarısızdır. Onun yerine eğitim faaliyetlerini “çocuğun öğretmen rehberliğinde kendi kendine bir şeyler edinebilmesi için özel şartlarda tasarlanmış etkinlikler bütünü” olarak tanımlarsanız, öğrencinin bu süreçte edindiği her şey onun hanesine kazanılmış başarı olarak yazılacaktır. Kısacası bu bakış açısında başarısız öğrenci olamaz.
  • Topluca değil, bireysel eğitim: Her toplum gibi ülkemizin de ekonomik, sosyal, kültürel ve hatta coğrafi açıdan kendine has çıkmazları vardır. Bu tür sorunlar bir yandan eğitim hizmetinin içeriğini etkilerken, bir yandan da eğitim öğretim faaliyetlerinin yürütüldüğü mekanların zenginliğini de etkiler. Aksi halde halen devam etmekte olan birleştirilmiş sınıflar, lise ve ilköğretim öğrencilerinin sadece bir tel örgüyle bölmek koşuluyla aynı binayı paylaşması gibi durumlar olmazdı. Ders programlarının tek bir merkezden hazırlanıyor olması, sanki ülkemizin yukarda bahsettiğimiz yerel farklılıklarının olmadığını düşündürüyor. Bu nedenle ders kitapları, öğretim programı, materyaller, derslikler ve hatta öğretmen yeterlilikleri bile aynı. Halbuki eğitimde her öğrenci kendi yolunu;  kendi becerilerine, ilgi ve isteklerine göre yürür. Bazı ders kitaplarının kimi okullarda işlevsiz kalmasının nedeni bu farklılıktan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle aynı yaş grubundaki öğrencilerin tamamının benzer özellikler taşıdığı kanaati yerine, bireysel farklılıkları olduğu ve bu nedenle eğitim yaşantılarının da bireysel devam etmesi gerektiği kabullenilmelidir.
  • Belki de öğretmen değil, eğitmen: Öğretmen kavramı artık kendi tanım içeriğinin dışında kalsa da, yine de o öğretim ve bilgi odaklı klasik bakışın gölgesinde gelişmiş bir kavramdır. Bu klasik bakış bir yandan toplumun “öğretmen”den beklentilerini şekillendirirken, bir yandan da öğretmenin kendi davranışlarına da yön vermektedir. Oysa eğitmen eğitim sürecinin her aşamasından sorumlu kişidir. Eğitmen sadece bildiğini öğretmez, aynı zamanda rehberlik eder, eğitim ortamını tasarlar, yönetir ve öğrencilerin kendilerinin öğrenebilmeleri için şartlar hazırlar. Bunları bugün öğretmen de yapıyor diyebilirsiniz. Fakat öğretmenin kim olduğu ile ona yüklenenler arasında bir tezatlık vardır.

Eğitim sürecine yönelik bu kavramsal bakışlar klasikleşmiş zihniyetlerden kaynaklanır. Oysa özellikle son yüzyılda birey, öz benlik, bireysel yaşam, bireysel tercihler daha bir önem kazanmıştır. İş hayatı, sosyal yaşam tarzları, giyim, kuşam ve kültürel etkinlikler bu kavramsal bakışı çoktan benimsemişken, eğitim sisteminin bu değişimden geri kalması düşünülemez.

Doç. Dr. Cengiz Şimşek